Voices in my Head!
16 Mayıs 2012 Çarşamba
Bir Mayıs günü
İstikrar konusunda biraz da ha kendimi sıkıştırmaya çalışacağım tabii ki.
Sevdiceğim ile bir arada aynı evi paylaşıp, imzalarımızı dahi tüm şahitlerin önünde attıktan sonra tam 1 yıl geçmiş bulunuyor. Aslında hevesim hep bu süreci kalıcı kılabilmekti fakat, gerçekten her imzayı atanın yaşadığı süreci yaşayacağım hiç aklıma gelmezdi.
Hazırlıklar için harcanan uzun mesailer, emekler bir o kadar da yaşanan panik yaşanmaya değer mi bilmiyorum.. Bu kadarının içine girmeyi hiç bir zaman düşünmemiştik. Süreç farklılaşınca yaşantılar da farklılaşıyor.
Sanırım bundan sonrasını gerisin geriye dönerek depolayacağım, istediğim arzuladığım bu.
Başarabilirsem ne hoş.
14 Mart 2012 Çarşamba
Nerede değil Nerde Kalmıştık
7 Nisan 2009 Salı
20 Mart 2009 Cuma
Herkesin söyleyecekleri var.
Kendimi rahatlatmak adına sırf gaza geleyim, "nasıl bir hayat bu?" nun tadını çıkartayım, kendimi biraz şımartayım adına son çıkan albümlerinin de bir kaç şarkısını canlı canlı dinleme şansını yakaladığım canım Gojira'mın The Art of Dying şarkısına öküzleme giriyorum. Hiç kasmadan üst üste dinleyebilme kapasitesine sahibim. Bir kere canlı dinleyince hani kulakların duyduğu başka oluyor. Her ne kadar cd player dan dinlesekte yine de o gece orda duyduğum şekilde hatırlıyorum bu şarkıyı hep ve ömrüm boyunca da böyle kalacağına inanıyorum.
Fırsatlar her zaman değerlendirilmeli. Bunun uğuruna çok inanıyorum.
Bu gece de eve dönerken otobüsü tercih etmemin çok belirgin sebepleri vardı. Misal, ilk olarak, bütün gün çalışmış ve üstüne de 9.30 da mesaisini tamamlamış bir bünye olarak yorgundum. İkinci seçenek olarak,
15 Mart 2009 Pazar
Uyanır uyanmaz deklanşörle oyun oynamaya başladım ağaçların üzerinde birikmiş bembeyaz görüntüyü barındırmak isterken.
Akşama eve vardığımda yükleriz artık ancak balkonumuzdan çekebildiklerimi. Zamanım olsaydı sokaklara dökülüp yardırmak
Nasıl kartopu oynamak istedim, içim gitti sabah sabah..
12 Mart 2009 Perşembe
Öteki Yüzlü Madalyonlar
Herkesin kendince bir ölüm anlayışı vardır. Yani herkes farklı şekillerde korkar ölümden. Ben mesela boğularak ve yanarak ölmekten fobi derecesinde korkuyorum. Ama bu ölümden korkmak anlamına gelmiyor, hani şunun gibi "eninde sonunda öleceğiz, ne zaman gelirse gelsin".
Bazı kimseler ölümü içlerinde büyütürken, bazı kimseler de sonrası için, ardında bırakacakları için ve hiçbir zaman hazır olmadıklarını düşündükleri için kafalarında olmadık senaryolar yazarak kendilerini üzmeyi başarabilirler. Yaşadıkları korkunç olaylar, hissiyatları, geçirdikleri ağır hastalıklar bunun için sağlam örneklerden bazılarıdır.
Misal benim annem bir kaç kez sağlam dönüşler yaşadı. Şükürlerimi ne taraflara saçabilirim bilmiyorum.
Bir de bunun anlaşılamayan kısmı var ki, olay artık insan psikolojisinde mi yoksa yaratılışlarında ve süründürdükleri yaşantıda mı yatıyor bilemiyorum.
Bizim ülkemizde insanlar kefen parası barındırıyorlar. Ulan sen ölsen zaten her halükarda o para bir yerlerden çıkacak hea sahipsizsen de seni çöplüğe atıp yakmıyorlar ki. Ağır oldu biliyorum yadırgamayın ama söylemek istediğim şey aslında bahsettiklerim kadar karışık değil. Her şey ortada. Ne amaçla o parayı biriktiriyorsun, ne amaçla saklıyorsun istediklerin için harcamıyorsun, kendini eğlendirmiyorsun, o an gördüğün bir şey için, için giderken "kefen parası" diye içinden geçiriyorsun. Yahu bırak, ardında kalan adam "ulan bize de ne masraf oldu yahu gidişiyle" serzenişinde bulunmayacaktır herhalde. He ki bulunuyorsa bu tamamen seninle ilgili bir mevzudur, bundan sonra adımlarını düzgün atar sağlam gözlerle bakarsın etrafa. Diyorsan ki kime güvenebilirim ki arkamdan konuşan konuşur b
en ayağımı en sağlam pabucuma sokayım da gerisi sorun yaratmasın, he o zaman sorarım; kime güvenmeyeceksin?
Anlamadığım anlamlandırmakta istemediğim pek çok nokta var kefen parası ile ilgili. Bir kült. Bir anneanne geleneği. Bir nevi önlem. Ölüme hazırlıklı yakalanma önlemi. Yahu ölümü bir ölen biliyor, lütfen rahat yaşar mısın azıcık. Söz bak her şey güzel olacak.
Biz kefen parasıyla eğleşirken başka milletlerde ise tabut derdiyle uğraşıyorlar. Ya bizim de onlar gibi kocaman yumuşacık yastıklı tabutlar içerisinde en şık kıyafetimizle yatmamız gerekseydi, he ne olurdu o zaman. Türkiye sınırları içerisinde böyle bir şeyi midem kaldırmazdı benim. Zaten o cesedin saatlerce topluluk içerisinde barındırılmasına hiç anlam verememişimdir.
Bazı yörelerin törelerinde hala daha var mesela. Ölen kişinin cesedi evin ortasına sere serpe serildikten sonra azgına da bir bıçak yerleştirilir, kıçına da pamuk cabası her zaman olduğu üzere.
Buna dayanabilen insanları büyük bir hevesle kutluyorum (kınıyorum). Helal olsun. Beden orda tepkisiz takılacak sen de daha çok acı çekebilmek için başında ağıtlar yakacaksın. Bana ters. Uymuyor törelerime.
Her şeyi söyleyemiyorum maalesef.
Kendine ait olan harikulade bir hayata sahipsin. İstediğin zaman kimseyi takmayabiliyorsun. Bazen kendini de takma. Düşünme böyle şeyleri rahat ol.
“Ölüm de hayat ta her şeyden daha değerlidir” demiş Joseph abim.
Nerden çıktı şimdi bu konu diyebilirsiniz bir anda yazma isteğiyle kavruldum alakasız.
Atıyorum ve de tutuyorum , top benim istediğim gibi oynarım..
22 Şubat 2009 Pazar
Ordan Burdan Şurdan
Isparta minik öğrenci şehirlerinden hiç farklı olmayan, öğrenci olmasa yobazlığın göbeğinde kalacak olan şehirlerden başka birtanesi. Tek bir sokağı, yeni yapılmış bir otogarı, sürekli gelişmekte olan üniversitesi var işte.
Ispartaya gül şehri diyenlere koyam afedersiniz. Geçmişini - tarihini hiç bilemem ama kış
Ben de sırf istenen lokum yüzünden girdim, yoksa Isparta'da gireceğim en son yer bu gibi yerler olurdu.
Ispartanın beni tek etkileyen noktası her bir yanını çevreleyen dağlarıydı. Herbirinin adını bilmiyorlardı fakat enbüyüğü Davros'dan daha ihtişamlı bir dağ vardı ki gözlerimi alamadım üzerinden.
Bıyrın..
Ardından gelen hafta sonu garip bir hafta sonuydu. Haftasonunun ilk günü, uzun zamandır tanığımız eski bir komşumuzun ava çıkma bahaneysiyle evden çıkıp, intahar etmesini öğrenmemiz oldu. Beklenmedik olaylar insanları şok edebiliyor, hala daha arada bir aklımın takılmasından şoku pek atlatamadığımı sezinliyorum.
Bügün de akşam sularında, öğlen ders verdiğim öğrencilerden birinin kaybolduğunu öğrendik. Minicik bebeden haber alabilmeyi umuyorum..
Sağlıcakla.
10 Şubat 2009 Salı
Dönmüş bir şeyin kısa hikayesi..
Gelir gelmez zaten sevdiceğimle Şile'ye gittik. Pek şahaneydi hava şansıma. Gezdik, dolandık ve Şile'nin bir anda boşalabilmeyi becerebilen sokaklarında fink attık. Oturduk şarap içtik denize karşı. Sahilde poz veremedik, bu en muhteşemi düşünün artık. Kahvesi çok güzel olan bir kafesinde kahve içtik otobüsümüzü beklerken. Akşama da sevdiceğimi
Ertesi gün sevdiceğimle köyü gezdikte durduk, bahçelere girdik çıktık, çamurlara battık -yalan- sırf ayağıma giydiğim süpsüper lastik bot yüzündendi ehu.. pek seviyorum lastik botları ilgim var kendilerine.
Zaten bir gece kalıp İstanbul'un yolunu tuttuk.
Geçmiş oldu geride kaldı ama tadı damağımda kaldı tabii ki.
Yine yeniden yollarını gözlemekteyim bu kaçamağın.
İyi akşamlar sıkıldım yeter.
29 Ocak 2009 Perşembe
Pilates gunleri..
20 Ocak 2009 Salı
Olm cok guzel yerler lan..
Cumartesi gununun sabahi saat 10'da tamamen hazirlanip koyulduk yollara. Havanin soguklugunun derecesini henuz algilayamadigimiz icin giydiklerimiz inanilmaz bunaltici ve sicak geliyordu. Ilerleyen saatlerde harcadigimiz enerji dagin eteklerinden yukari dogru ciktikca iyice vucudumuzda kendini gostermeye baslamisti ki, saatte ortalama 50mil (80.4672 km*) hizla surekli bizi yalayip gecen ruzgar dagin doruklarina gore siddetini koruyacagini gosteriyordu. Evet bir kac kez uctum ruzgardan itiraf edebilirim ama hala yasiyorum :D Patikalar insanlar tarafindan olusturuldugu icin en fazla 2 kisi yan yana yuruyebiliyorsunuz ki ben de akillilik edip kocaa Charles' i almistim yanima. Yine yeniden Turkiye'nin ne de boktan bir ulke oldugundan bahsettik hehu. Dolayisiyla Charles'in koca bedeni ruzgardan cok fazla etkilenmemi sagladi yoluma sapasaglam devam edebildim boylece. 47 kiloyum diyorum guluyorlar la. Ama o gun bi 54 kilo vardim sanirim :D neyseymis..